Acılara Tutunmak

WhatsApp
Facebook
Twitter
Telegram
Email
Print

Bir önceki “Aşkın Olmanın Özü: Diğerkâmlık” adlı yazımda iyiliklere tutunarak hayatı daha anlamlı bir şekilde yaşayacağımızı vurgulamıştım. Bu yazımda da acılara tutunarak hayatı daha anlamlı hâle getirmeye çalışacağım. Yoksa bu yazı tek başına yazanın çok melankolik olduğu kanısı oluşturabilir.

İnsan hayatı boyunca kendisini rahatsız eden, acı veren, ruhsal olarak bunaltan, bir çıkış yolu kalmadığını düşündüren, travmatik etki oluşturan birçok olayla yüz yüze gelir. Bir yakınının kaybı, ölümcül hastalıklar, yakın ilişkilerinde yaşadığı ayrılıklar, kazalar, doğal afetler, yaşlılıkla meydana gelen fiziksel yetersizlikler, insanın ölümlülüğünü hatırlaması, haksızlığa uğramak, suçlanmak veya dışlanmak hayat içerisinde karşılaşabileceğimiz acı veren olaylardandır. Bazı olayların acı vermesi için illa kendi başımıza gelmesi de gerekmez. Haberlerden okuduğumuz ya da şahitlik ettiğimiz acılar da bizde aynı etkiyi uyandırabilir. Travmayı bizzat yaşayan kimse ile şahitlik eden kimsenin aynı derecede etkilendiği bilinmektedir.

Hayatta bu kadar acı varken insan acıyı yok saymaya meyillidir. Psikanalitik ekole göre insan haz veren durumlara yönelirken, acı veren durumlardan kaçma eğilimindedir. Günümüz dünyası da hazzı ve tüketiciliği kutsayarak bu ilkeyi desteklemektedir. O kadar hazza odaklanmışız ki acı verebilecek, canımızı sıkabilecek her şeyden yüz çeviriyor, görmezden geliyoruz. Öyle ki ekranlarda gördüğümüz acılı haberler karşısında hiçbir şey hissetmemeye, ondan yüz çevirmeye başladık. Ölümler artık istatistikten öteye geçmez oldu. Kanalı değiştirince her şey güllük gülistanlık oluyor artık bizim için.

İnsana acı veren temel varoluşsal kaygılardan birisi ölümdür. Ölüm çocukluktan itibaren bilinçli farkındalığımız olmasa da bizi rahatsız eden ve bazı dönemlerde kendisini daha çok hissettiren bir acıdır. İnsanın ölümlülüğün verdiği acı sürekli kendisiyledir. Bu sebeple ölüme ayrı bir yer ayırmak gerekir. İnsan ölümlülüğüyle yüzleşmekten kaçınıyor. Hâlbuki “Yaşamı kucaklamak kaçınılmaz olan acıyı, kaygıyı ve suçluluğu varoluşun ayrılmaz bir parçasıymış gibi buyur etmeye cüretle olur” diyor Emmy van Deurzen. Yaşamı anlamlı hâle getirmenin yolu acıdan, kaygıdan, ölümden kaçmak değil, onu buyur etmektir. Ölümün farkındalığı olmaksızın hayatı da tam manasıyla keşfedemiyoruz. Kendi ölümlülüğümüzle yüzleşince önceliklerimizi yeniden belirler, sevdiklerimizle daha derinden iletişime geçer, hayatın güzelliklerini daha çok takdir edip kendimizi gerçekleştirmek için gerekli riskleri almaya daha istekli oluruz.

Araştırmacılar doğal afet, hastalık, ciddi kaza ve travmalar gibi ölümcül bir durumu ya da olayı sağ atlatmış kişilerle görüşmüşlerdir. Bu olayları takiben bazı insanlar, hayatlarıyla, amaçlarıyla ve kendileriyle ilgili daha açık bir bilince ulaştıklarını ve hayatlarındaki herkese ve her şeye dair berrak bir kavrayışa vardıklarını bildirmişlerdir. Acılarıyla büyümüşler, travmalarıyla iyileşmişler, hayatlarını daha anlamlı, ilişkilerini daha derin hale getirmişlerdir. İrvin Yalom “Nasıl yaşayacağımı bilebilmek için bunca zaman, kanser vücudumu sarıncaya kadar beklemiş olmam ne acı!” diye sızlanan kaç kişiyle karşılaştığını unutmuştur.

Herkesin acıları var. Önemli olan onunla ne yaptığın, onu neye dönüştürdüğün. Her acı çeken, her ölümle yüzleşen, her travma yaşayan büyüyüp olgunlaşma gösterememiştir. Acıdan büyüyerek çıkan kimselerin özelliklere baktığımızda, onlar “Neden hep bu olaylar benim başıma geliyor, Burası son nokta, her şey bitti” tarzı düşünceyle acıya takılıp kalıp kendini suçlamak yerine “Bu acı bana ne söylemek istiyor, bu konudan çıkaracağım ders nedir?” tarzı kendilerini ileriye taşıyacak düşüncelere sahiptirler.

Tasavvuf geleneğinde acı çekmenin insanı değiştirdiğine, olgunlaştırdığına dair düşünceler mevcuttur. Nefis terbiyesi için dervişin seyr-ü süluk yolculuğu, acılarla büyümenin bir nevi sistematik halidir. Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözü, manevi tekamülün, olgunlaşmanın en açık örneklerindendir. Yunus Emre kendi olgunlaşma sürecini şöyle anlatmıştır:

“Kuru idik yaş olduk,

Ayak idik baş olduk,

Kanatlandık kuş olduk,

Piştik elhamdülillah”

Yunan filozofları arasında özellikle Staocular, ölümü hayatın en önemli olayı kabul etmiş, iyi yaşamayı öğrenmenin iyi ölmeyi ya da iyi ölmeyi öğrenmenin iyi yaşamayı öğrenmek olduğunu düşünmüşlerdir. Benzer şekilde varoluşçu felsefede Kierkegaard ve Nietzsche gibi düşünürlerin fikirlerinden yola çıkılarak travmatik yaşantının kişilerin yaşamın anlamını sorguladığı bir deneyim olabileceği vurgulanmaktadır. Modern döneme kadar Batı’da da ölüm kutsaldı. Hayatın sonu değil, yeni bir hayatın başlangıcı olarak kabul ediliyordu. Modern dönemle birlikte ölüme bakış da tersi bir şekilde değişime uğradı.

Yalom “Ölümün fizikselliği bizi yok etse de ölüm düşüncesi bizi kurtarabilir” diyor. Hayatı tam manasıyla keşfedebilmek, önceliklerimizi iyi belirleyebilmek ve hem kendimizle hem ötekilerle daha derin bir bağ kurabilmek için kendi acılarımıza ve ölümlülüğümüze çıplak gözle bakabilmeliyiz.

İstifade Edilen Kaynaklar

İrvin Yalom- Varoluşçu Psikoterapi

Sarah Tomley- Freud Bu İşe Ne Derdi

Kemal Sayar- Güzel Ölme Sanatı

Kadriye Durmuşoğlu- Kemal Ataman Kutsaldan Sekülere: Değişen Ölüm Algısı Üzerine Sosyolojik Bir Değerlendirme

Shopping Basket