SIRADANLIĞA ÖVGÜ

WhatsApp
Facebook
Twitter
Telegram
Email
Print

Neredeyse bir aydan uzun bir zamandır evimizde geçirdiğimiz, birçok bilinmezliği içerisinde barındıran, yaşamımızdaki pek çok rutini değiştirdiğimiz, acaba evde hayat nasıl olacak diye aklımızda birçok soru işareti varken, evde kalmaya artık o kadar da uzak ve yabancı olmadığımız bir sürecin içerisindeyiz hep birlikte. Sürecin başlangıcıyla birlikte artık kendimize zaman ayıracağımız için sevinçliydik. Daha önce vakit ayıramadığımız işleri yapmaya, okuyamadığımız kitapları okumaya, izleyemediğimiz filmleri, dizileri sıralamaya, yeni hobiler edinmeye çalışmaya, sanata merak salmaya başladık.

 

Bu merakımıza kurumların paylaşımlarının eşlik etmesiyle birçok faaliyeti evden, internet aracılığıyla yapabilme imkânına sahip olduk. Müzeleri sanal turla gezebiliyor, dergileri okuyabiliyor, filmleri ücretsiz izleyebiliyor, birçok uzmanı evimizden dinleyebiliyoruz. Karantina sürecinin ilk birkaç haftası zamanımızı verimli kullanma ve kendimizi geliştirmeye odaklandık. Bazılarımızın  sürece adapte olması daha çok zaman aldığı için zamanını verimli kullanma ve üretken olma girişimlerini sürecin biraz daha sonrasında başlandı. Sosyal medyada da sürekli kendini geliştir, vaktini dolu dolu geçir tavsiyeleri önümüze çıkmaktaydı. Bu kararlı başlangıç birçoğumuz için çok da uzun sürmedi ve kısa süre içerisinde yaptığımız planları uygulayamaz hâle geldik. Ancak sosyal medyada arkadaşlarımızı kitap okurken, belgesel izlerken, müzik tavsiyelerinde bulunurken, Instagram’daki canlı yayınları notlar alarak takip ederken gördüğümüzde içimiz hiç de rahat değildi. İçten içe kendimize kızıyorduk. Öfke ve suçluluk duygularımız artıyordu. İnsanın zamanının dolu dolu geçirme arzusu, bunu gerçekleştiremediğinde ise hissettiği olumsuz duygu ve düşünceler karşımıza verimlilik kültürü kavramını çıkarıyor.

 

Verimlilik kültürünü kısaca “yararlı bir eylemle meşgul olmak arzusu” olarak tanımlayabiliriz. Bu kültüre sahip bireyler boş durmaktan rahatsız olur ve bir şeyler yapmaya çalışır. Bir şey yapamadığında ise kendisini rahatsız ve suçlu hisseder. Düşüncelerimiz bize tembel, verimsiz ve değersiz olduğumuzu, üretken olmadığımızı söyler. Yukarıda bahsettiğimiz sosyal medya paylaşımları da toplumun bize yüklediği her zaman verimli olmamız gerektiğine dair sosyal baskıyı arttırır. Aslına bakılırsa yaşadığımız bu süreç oldukça stresli bir durum. Stresten uzak durmak, hiçbir şey yapmadığımıza dair hissettiğimiz negatif duygu ve düşüncelerden kurtulmak isterken kendimizi tekrar sosyal medyada vakit geçirirken bulabiliriz. Bu bir nevi bizi rahatlatır, ta ki başkasını verimli bir aktivite yaparken görene kadar.

Bu dönemde canlı yayınlara arkasında kitaplık fonu ile çıkan bireylere getirilen eleştiriler verimlilik kültürünü özetler niteliktedir. Her bireyin kitaplığı arkasına alarak görünmek istemesinin sebebi farklılık göstermektedir. Kimisi sadece estetik bir görüntü olması için tercih edebilirken, kimisi beslendiği kaynakları gösterip “ben boş konuşmuyorum, söylediğim her cümlenin kaynağı var” mesajı vermek için tercih edebilir. Kimisi de “en çok okuyan, bilen benim” mesajını vererek narsistik ihtiyacını gideriyor olabilir. Yayınlarını izlediğimiz bireylerin arkasında kitaplık olması neden bizi bu denli rahatsız etti? Belki de biz bu dönemde uyguladığımız planlara uymakta güçlük çekiyor, kitap okuyamıyor, zamanımızı verimli geçiremiyoruz. Bir başkasını ise kitap okurken, vaktini verimli geçirirken görmek bizi rahatsız ediyor. Kendimizde fark edemediğimiz, kendimize söyleyemediğimiz cümleleri başkası hakkında daha rahat söyleyebiliyoruz.

 

Verimlilik kültürünü olumsuz bir durum olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Ancak bu kültürün bir üyesi olarak eksiklik, yetersizlik ve suçluluk duyguları hissediyor, kendimize ve çevremize karşı öfkemiz artıyorsa bu kültür bize iyi gelmiyor demektir. Bu durumdan kurtulabilmek için esnek olabilmeyi öğrenmemiz, kendi kapasitemizi bilip onu kabul edebilmemiz ve sıradanlığı deneyimlememiz gerekiyor. Sıradanlık bugünün dünyasında artık istenmeyen bir durum olarak görülüyor ve olumsuzluğu çağrıştırıyor. Farklı olmak, popüler olmak, başarılı olmak, görünür olmak, maddi açıdan güçlü olmak daha çok kabul edilirken, vitrinin arkasında olmak hoş görülmemektedir. Aslında sıradanlık o kadar da huzursuz edici bir şey olmayabilir. Her gün evden çıkıp iki ayağımızın üzerinde çevremizi temaşa ederek iş yerine gidebilmek, insanlarla konuşmak, sohbet etmek, onları dinlemek, kahve içmek, denizin sesine kulak vermek, bir fesleğenin başını okşayabilmek, arkadaşlarımızın olması, bizi aramaları, sıcak bir yuvaya sahip olmak… Kemal Sayar Hoca “Niye bir şirketin Ceo’su, insanlık için canla başla çalışan kimseden daha değerli olsun?” diye soruyor. Kıymeti bilinmeli sıradanlığın.

 

Verimli olamamanın getirdiği yetersizlik ve suçluluk duygusundan kurtulmanın bir diğer yolu ise kendimizi daha yakından tanımaktan geçiyor. Kendimizi tanımak da ancak neleri iyi yapabildiğimizi, neleri yapmakta zorlandığımızı bilmekle ve güçlü yanlarımızı ve zayıf yanlarımızı kabul etmekle mümkün oluyor. Bireyin olmak istediği kişi ile olduğu kişi arasındaki fark ne kadar fazla olursa, yetersizlik duygusu, kendisine ve çevresine olan öfkesi de o denli fazla olacaktır. İnsanın kendi eksikliği ve yetersizliği ile yüzleşmesi ve bunu kabul edebilmesi çok kolay değildir. Bunun için güvende hissettiği, yargılanmadığı, kendini yargılamadığı, kendim olabildiği, kendi olduğunda yargılanmadığı bir ortam ve ilişkide olmak iyi gelir. Belki bir dahaki yazımızın konusunu “Bireyin kendisini kabul etmesi” oluşturabilir.

Shopping Basket